Boşanmanın Faturası Kime Kesiliyor?

Süresiz nafakanın kaldırılması ne anlama geliyor?

Selin Akköse ·

Boşanmanın Faturası Kime Kesiliyor?

Türkiye’de “süresiz nafaka” tartışmasının tuhaf bir özelliği var. Konu ne zaman gündeme gelse, sanki karşımızda yıllarca süren evliliklerin ardından eski eşinin maaşına el koyan kadınlarla, hayatının sonuna kadar çalışıp onlara para göndermek zorunda kalan erkeklerden oluşan iki homojen grup varmış gibi konuşuyoruz.

Oysa nafaka meselesine biraz yakından bakıldığında tartışmanın merkezinde aslında çok daha eski ve çok daha büyük bir soru duruyor:

Bir evlilik bittiğinde, o evliliğin ekonomik sonuçları da gerçekten bitiyor mu?

Anayasa Mahkemesi, Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesinde yer alan ve boşanma nedeniyle yoksulluğa düşecek eşin koşulları varsa “süresiz olarak” yoksulluk nafakası talep edebilmesine imkân veren ibareyi iptal etti. Kararın gerekçesi 30 Eylül 2026’da yayımlandı ve yasama organına yeni düzenleme yapılması için dokuz aylık süre tanındı. Mahkeme, mevcut sistemin hâkime nafakanın süresini somut olayın özelliklerine göre belirleme konusunda yeterli takdir alanı bırakmadığını; evliliğin süresi, tarafların yaşı, sağlık ve ekonomik durumları ile çalışma hayatına katılma imkânlarının dikkate alınabileceği daha esnek bir düzenleme kurulması gerektiğini söylüyor. Üstelik AYM, bazı vakalarda yaşam boyu nafakanın yine mümkün olabileceğini de açıkça belirtiyor.

Dolayısıyla hukuken mesele, basitçe “nafaka artık kaldırıldı” değil.

Feminist açıdan mesele ise zaten hiçbir zaman yalnızca nafakanın kaç yıl ödeneceği değildi.

Mesele, evlilik içinde kimin neyi ödediğiyle ilgili.

Ve parayla ödüllendirilmeyen emeğin, boşanırken hesabının nasıl yapılacağıyla.

Evliliğin görünmeyen bilançosu

Bir çift düşünelim.

İki kişi evleniyor. İkisinin de yirmili yaşlarında bir işi, bir geliri, belki benzer eğitim düzeyleri var. Bir çocukları doğuyor. Kadın birkaç yıl işten uzaklaşıyor. Sonra yarı zamanlı çalışıyor. Çocuk hastalandığında işe gitmeyen o oluyor. Kreş saatine yetişmek için terfiyi reddeden, şehir değiştirmesi mümkün olmadığı için yeni işi kabul etmeyen, evde yaşlı bir ebeveyn varsa onun bakımını üstlenen de çoğu zaman o.

Bunların hiçbiri aile bütçesinde “gider” olarak görünmüyor.

Ama bunların hepsinin ekonomik bir karşılığı var.

Çalışılmayan yılların kaybettirdiği ilerleme imkanları var. Kaçırılan maaş artışları var. Birikmeyen emeklilik primi var. Oluşmayan mesleki ağlar var. Bir CV’de açılan boşluklar, edinilmeyen deneyimler, bir daha yakalanamayan pozisyonlar var.

Diğer eş aynı dönemde çalışmaya devam ettiğinde ise yalnızca kendi kariyerini sürdürmüş olmuyor. O kariyerin sürdürülebilmesini mümkün kılan bir bakım altyapısından da yararlanıyor.

Feminist iktisadın onlarca yıldır söylediği şey kabaca bu: Ekonomi yalnızca ücret karşılığı yapılan işlerden oluşmaz.

Birinin piyasada kesintisiz biçimde çalışabilmesi için, hayatın geri kalanının da birileri tarafından çevrilmesi gerekir.

Çocuğun yemeğini biri yapar. Çamaşır yıkanır. Doktor randevusu alınır. Doğum günü hatırlanır. Ev temizlenir. Hasta çocukla gece biri uyanır. Yaşlı ebeveynle biri ilgilenir.

Kapitalist ekonomi bu emeğin üzerine kuruludur; fakat bu emeğin büyük bölümünü ücretlendirmez.

Türkiye bu bakımdan küçük bir cinsiyet farkına sahip değil. OECD’nin 2025 değerlendirmesinde kadınların ücretsiz bakım ve ev işlerine ayırdığı zamanın erkeklerin ayırdığı zamanın 5,2 katı olduğu görülüyor. OECD ülkeleri içindeki en büyük uçurumlardan biri Türkiye’de.

Burada nafaka tartışmasının dili bir anda değişiyor.

Çünkü o zaman soru artık:

“Bir insan boşandığı eski eşine neden hâlâ para versin?”

olmuyor.

Şuna dönüşüyor:

“Evlilik boyunca ortak hayat için biri kariyerinden, gelirinden ve gelecekteki kazancından vazgeçtiyse, boşanma olduğunda bu kaybın tamamını neden yine o kişi taşısın?”

Bu ikisi aynı soru değil.

“Çalışsın” demek neden yetmiyor?

Nafaka tartışmalarında en sık duyulan cümlelerden biri ilk bakışta son derece makul görünür:

Çalışabilecek durumdaki herkes çalışmalı.

Prensip olarak buna feminist açıdan itiraz etmek için pek bir sebep yok. Ekonomik bağımsızlık zaten özgürleşmemizin en temel meselelerinden biri.

Sorun, cümlenin ikinci yarısının söylenmemesi.

Çalışabilecek herkes çalışmalı; ama herkes çalışma hayatına aynı noktadan başlamıyor.

Türkiye’de 2025 yılında erkeklerin istihdam oranı yüzde 66,4 iken kadınlarda yüzde 32,1’di. Kadınların işsizlik oranı da erkeklerden belirgin biçimde yüksekti.

Bakım sorumluluğu devreye girdiğinde tablo daha da anlamlı hale geliyor. TÜİK’in 2025 verisine göre bakım sorumluluğu bulunan kadınların işgücüne katılım oranı yüzde 37,8; bakım sorumluluğu olmayan kadınlarda ise yüzde 41,7. Erkeklerde bakım sorumluluğu bulunanların işgücüne katılımı ise yüzde 86.

Başka bir ifadeyle, kadın ve erkek için “aile sahibi olmak” ekonomik hayatta aynı anlama gelmiyor.

Bu nedenle kırk beş yaşında, on beş yılını çocuk bakımına ayırmış bir kadına “artık ekonomik olarak kendi ayakları üzerinde dursun” demek hukuken nötr görünebilir.

Ama sosyolojik olarak nötr değildir.

Çünkü piyasa ona:

“On beş yıl önce bıraktığın yerden devam et”

demeyecektir.

İşveren onun kaybettiği deneyimi geri vermeyecek. Emeklilik sistemi ödenmemiş primlerini varsaymayacak. Maaşı, hiç ara vermemiş bir çalışanın maaşıyla eşitlenmeyecek.

Evlilik boyunca bakım emeğinin özelleştirilmesine izin verip boşanmanın ertesi günü ekonomik bireyciliği keşfetmek, burada önemli bir çelişki yaratıyor.

Aile devam ederken:

“Bu sizin aile içi iş bölümünüz.”

Aile bittiğinde:

“Artık herkes kendi başının çaresine baksın.”

Feminist eleştirinin en güçlü olduğu yerlerden biri tam da burası.

Ama gerçekten “ömür boyu nafaka” mı?

Burada tartışmanın dilindeki bir başka problem ortaya çıkıyor.

“Süresiz nafaka” ifadesi, kamuoyunda çoğu zaman “bir kez bağlandığında ölünceye kadar değişmeden ödenecek nafaka” gibi anlaşılıyor.

Mevcut hukuk bunun kadar basit değil.

Türk Medeni Kanunu kapsamında yoksulluk nafakası, alacaklının yeniden evlenmesi veya taraflardan birinin ölmesi durumunda sona erebiliyor; alacaklının yoksulluğunun ortadan kalkması veya evlenmeden fiilen evli gibi yaşaması gibi durumlarda da mahkeme kararıyla kaldırılabiliyor. Mali koşulların değişmesi hâlinde miktarın değiştirilmesi de mümkün.

“Süresiz” burada daha çok, kanunun baştan bir bitiş tarihi koymaması anlamına geliyordu.

Bu ayrım önemli.

Çünkü “üç ay evli kalan biri kırk yıl nafaka alıyor” gibi uç örnekler üzerinden kurulan kamusal söylem, hukuk sisteminin tamamını temsil etmiyor.

Ama bundan mevcut sistemin eleştirilemez olduğu sonucu da çıkmıyor.

Nitekim AYM’nin yeni kararındaki sorun tam burada: Mahkeme, mevcut kanunun hâkime “bu evlilik iki yıl sürdü, taraflar genç, ikisinin de güçlü çalışma kapasitesi var; dolayısıyla nafaka şu kadar yıl sürsün” deme imkânı tanımamasını ölçüsüz buluyor. Buna karşılık uzun evlilik, ileri yaş, sağlık sorunu veya ekonomik bağımsızlık kazanma ihtimalinin çok sınırlı olduğu durumlarda daha uzun, hatta yaşam boyu nafakanın korunabileceğini söylüyor.

Bu yaklaşımın kendi içinde savunulabilir bir tarafı var.

Feminist bir hukuk anlayışı da her boşanmada aynı sonucu üretmek zorunda değil.

Bir yıllık, çocuksuz ve iki tarafın da kariyerini sürdürdüğü bir evlilikle; otuz yıl boyunca bir eşin ücretli çalıştığı, diğerinin ise üç çocuk büyütüp ev içi bakım emeğini üstlendiği bir evliliğin ekonomik sonuçlarının aynı kabul edilmesi zaten pek makul değil.

Asıl soru bundan sonra başlıyor:

Yeni sistem bu farklılıkları gerçekten görebilecek mi?

Çünkü “eşitlik” bazen eşitsizliği muhafaza eder

Hukukun en eski problemlerinden biri, herkese aynı kuralı uygulamanın her zaman eşitlik yaratmamasıdır.

Kadın ve erkek kâğıt üzerinde aynı nafaka rejimine tabi.

Yoksulluk nafakası hukuken kadınlara özgü değil; koşulları sağlayan erkek de talep edebilir.

Fakat hukukun cinsiyet belirtmemesi, üzerinde çalıştığı toplumun da cinsiyetsiz olduğu anlamına gelmez.

Bir maraton düşünün.

İki kişiye de aynı başlangıç çizgisini gösterip “artık eşitsiniz” demenin anlamlı olabilmesi için yarıştan önce birinin kilometrelerce geriden başlamamış olması gerekir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği tam da bunu yapıyor.

Kız çocuklarına hangi mesleklerin uygun görüldüğünden başlayıp bakım sorumluluğunun dağılımına, doğum sonrası işten ayrılma ihtimalinden ücret farklarına kadar uzanan bir yapı, evlilik sırasında tarafların ekonomik pozisyonlarını birbirinden uzaklaştırıyor.

Sonra boşanma anında hukuk devreye girip iki “birey” görüyor.

Feminist hukuk teorisinin hukuka yönelttiği temel sorulardan biri de burada ortaya çıkar:

Hukukun soyut bireyi gerçekte kimdir?

Çünkü kendi gelirini kesintisiz kazanabilen, bakım yükümlülüklerinden görece bağımsız, piyasaya sürekli erişebilen “özerk birey” modeli tarihsel olarak oldukça “erkek” bir hayat deneyimine benzer.

İnsanlar gerçekte birbirlerinden bu kadar bağımsız yaşamaz. Bakım alıp bakım veririz; çocuk yetiştiririz, hastalanırız, yaşlanırız. Birimizin kariyeri bazen diğerinin görünmeyen emeği sayesinde ilerler.

Feminist düşüncenin bakım meselesindeki ısrarı tam olarak bundan kaynaklanır: Bağımlılık insan hayatının istisnası değil, koşullarından biridir.

Nafaka kadını bağımlı mı tutuyor?

Burada feminist tartışmanın kendi içindeki rahatsız edici soruyu da sormak gerekiyor.

Çünkü nafakanın savunulmasının kendisi de kolayca paternalist bir noktaya kayabilir.

Kadınları hayatlarının geri kalanında eski eşlerinden para alan ekonomik özneler olarak düşünmek gerçekten özgürleştirici bir model mi?

Her zaman değil.

Kadının ekonomik bağımsızlığını esas alan feminist bir perspektif açısından ideal sistemin, bir kadının yaşayabilmek için eski eşinin banka transferine muhtaç olması olduğunu söylemek zor.

Bir kadının boşandıktan otuz yıl sonra bile temel geçimini eski kocasının ödeme gücüne bağlayan düzen, toplumsal cinsiyet eşitliğinin zaferi değil; çoğu zaman zaten eşit kurulmamış bir hayatın sonradan telafi edilmeye çalışılmasıdır.

Başka bir deyişle:

Nafaka kadınların ekonomik bağımsızlığının alternatifi olmamalıdır.

Ama ekonomik bağımsızlığın koşulları kurulmadan nafakayı sınırlamak da kadınları bağımsızlaştırmaz. Yalnızca riski başka yere taşır.

Buradaki feminist soru bu nedenle “süresiz nafaka evet mi, hayır mı?”dan daha karmaşıktır.

Asıl soru şudur:

Bakım emeğinin maliyetini kim üstlenecek?

Eski eş mi?

Devlet mi?

İşveren mi?

Sosyal güvenlik sistemi mi?

Yoksa görünmez biçimde yine kadın mı?

Bu soruya cevap vermeden yalnızca nafakanın süresini değiştirmek, ekonomik yükü ortadan kaldırmaz.

Yalnızca yükün kimin üzerinde kaldığını değiştirir.

Boşanma özgürlüğü de ekonomik bir meseledir

Nafakanın bir başka boyutu ise çoğu zaman tartışmanın dışında kalıyor.

Bir evlilikten ayrılabilmek yalnızca hukuki bir hak değildir.

Aynı zamanda maddi bir imkândır.

Kendi geliriniz yoksa, yıllardır çalışmıyorsanız, yaşayabileceğiniz bir eviniz yoksa ve çocukların bakım sorumluluğu büyük ölçüde sizdeyse, kanunda “boşanma hakkınızın” bulunması tek başına sizi özgür kılmaz.

Kapı hukuken açık olabilir.

Ama kapının diğer tarafında ekonomik çöküş varsa, çıkış hakkı teorik kalabilir.

Bu yüzden kadınların ekonomik güvenliğine ilişkin düzenlemeler yalnızca boşanma sonrasını ilgilendirmez. Evliliğin içinde sahip oldukları pazarlık gücünü de etkiler.

Bir kadının “gidersem nasıl yaşayacağım?” sorusuna verebildiği cevap, hangi ilişkilere katlanmak zorunda hissettiğini/olduğunu da belirler.

Burada devletin sosyal politika tercihi özel hayatın en mahrem alanına kadar uzanır.

Çünkü bir kadını bir evliliğin içinde kalmaya zorlayan ekonomik bağımlılık da bir iktidar ilişkisidir.

More stories

Son haberler