Silivri'deki o gece: Bir ölümden iki suikast çıkar mı?
Silivri’deki bir ölümden iki suikast çıkar mı? Kozinoğlu dosyasını, FETÖ’nün itibar taktikleri ve iddiaların perde arkasıyla yeniden inceliyoruz.
Talha Özmen ·

Talha Özmen
Son dönemde sosyal medyada ve bazı köşe yazılarında oldukça vahim bir iddia dolaştırılıyor:
"Kâşif Kozinoğlu'nun ölüm emrini Doğu Perinçek verdi, Silivri'deki koğuş arkadaşı Hasan Atilla Uğur da bu infazı gerçekleştirdi."
Sözde büyük bir "iç hesaplaşma" ya da "ifşaat" gibi sunulan bu iddianın arkasındaki isimlere ve bu iddiayı köpürten çevrelere baktığımızda karşımıza tanıdık bir tablo çıkıyor. Ergenekon ve Balyoz kumpasları döneminde sahte belgelerle kamuoyunu yönlendiren, FETÖ zihniyetine çanak tutan bazı gazeteciler ve odaklar bugün yeni bir sürümle tekrar sahnede.
Peki bu iddialar ne kadar gerçekçi?
Resmi biraz geriden, olayların akışına ve hayatın olağan seyrine bakarak okuduğumuzda karşımıza bambaşka bir tablo çıkıyor.
Bu yazının derdi kimseyi aklamak ya da suçlamak değil. Derdi, sürecin içindeki çelişkileri, tuhaf zamanlamaları ve Türkiye'nin bu tür dosyalarda defalarca yaşadığı bir tehlikeyi -FETÖ'nün hâlâ çalışan itibar suikastı ve algı operasyonu kapasitesini- görünür kılmak. Bir ölümün gerçek failini bulmakla, o ölümü bir başkasına karşı silah haline getirmek aynı şey değildir; bu ikisini birbirinden ayırmak, sorgulamadan geçmeyen her anlatıya aynı mesafeyle bakmak gazeteciliğin en temel gerekliliğidir.
Belgeler Kime Emanet Edildi?
Bir an durup düşünelim: Bir insan, kendisini öldürteceğinden şüphelendiği veya infazından sorumlu tuttuğu bir adamın oğluna en mahrem arşivini, hayatının mektubunu emanet eder mi?
İşte ilk ve en büyük mantıksal kırılma noktası burada başlıyor. MİT'in Orta Asya sorumlusu Kâşif Kozinoğlu; Bosna'dan Afganistan'a, Orta Asya'dan devletin en gizli operasyonlarına kadar uzanan anılarını, el yazısıyla kaleme aldığı kişisel notlarını Hasan Atilla Uğur'un oğlu Oğuzhan Uğur'a teslim etti.
28 Mayıs 2011 gecesi Silivri'deki hücresinde yazdığı bir notta, "Bir gün ölürsem eğer bunu sen anlatacaksın gelecek nesillere" diyerek emanetini genç bir adama bıraktığı aktarılıyor. Kendisini katledeceğini düşündüğü bir adamın evladını arşivinin koruyucusu kılan bir davranış, kolayca izah edilebilecek bir davranış değil.
İkinci soru: Kozinoğlu, FETÖ'nün Kırgızistan ve Orta Asya'daki yapılanmasını, okullar üzerinden yürütülen faaliyetleri ve örgüt imamlarını ayrıntılandırdığı iddia edilen 102 sayfalık el yazısı belgelerini kime gönderdi? Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'e ve Aydınlık gazetesine. Öldürülme emrini verdiğini iddia ettiğiniz bir siyasi lidere, hayatınızın en kritik ifşaatlarını kendi rızanızla iletir misiniz?
Bu senaryonun içinde çözülemeyen bir düğüm var ve bugün "Uğur infaz etti" iddiasını tekrarlayanlar bu düğümü hiç açmıyor.
Silivri'deki O Gece Ne Oldu?
Bir gün öncesi, 12 Kasım 2011’e gidelim.
Silivri 1 No'lu L Tipi Cezaevi'ndeki B-1 koğuşunda Kozinoğlu, emekli Albay Hasan Atilla Uğur ve emekli Yüzbaşı Hasan Ataman Yıldırım birlikte kalıyordu.
Kozinoğlu, vefatından bir gün önce koğuş arkadaşı Hasan Atilla Uğur rahatsızlandığı için sabaha kadar başında nöbet tutmuş, "Atilla'yı kalp krizinden kaybedebiliriz" diye endişelenmişti.
13 Kasım günü ise; Kozinoğlu, havalandırmada yaklaşık bir saat süren “ağır spor” yaptı. Sporun ardından duşunu alıp odasında kahvesini içerken aniden fenalaştı. Durumu fark eden Uğur, hemen kendi kullandığı dilaltı hapından vererek acil durum butonuna bastı, gardiyanlara ve sağlık ekiplerine seslendi. Ancak dosyaya yansıyan ayrıntılara göre, koğuş kapısının açılması ve infaz koruma memurlarının müdahalesi beklenenden uzun sürdü; kamera kayıtlarının incelenmesiyle ortaya çıkan bu gecikmenin kazara mı yoksa bilinçli mi olduğu sorusu, dosyanın en çok tartışılan noktalarından biri haline geldi. İnfaz koruma memurları ve ambulans nihayet geldiğinde Kozinoğlu yürüyerek, hatta 19 basamak merdiven inerek, ambulansa bindirildi ancak hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti.
Ancak resmi kayıtlar ve yeniden açılan soruşturma dosyası biraz daha kazındığında, olayın üzerindeki şüphe perdesini kalınlaştıran çelişkiler yumağı tam da bu noktada başlıyor.
MİT’e geçmeden önce Özel Kuvvetçi bir binbaşı olan ve tutuklandığı sırada da MİT’teki görevine aktif olarak devam eden Kozinoğlu için "ağır spor" rutin bir durumdu. Nitekim fenalaştıktan sonra bile kimsenin desteği olmadan yürüyerek ve 19 basamak merdiven inerek kendi imkanıyla ambulansa kadar gidebilmişti.
Asıl soru işaretleri ise müdahale sürecindeki zincirleme ihmallerde düğümleniyor:
Koğuştaki acil butonuna ilk kez 18.13’te basılmasına rağmen kapının açılması yaklaşık 10 dakikayı, 112’ye ihbar geçilmesi ise 18.30’u buldu.
Kampüste hazır beklemesi gereken cezaevi ambulans ekibinin olay saatinde yemek yemek için ilçe merkezine gittiğinin anlaşılmasıyla, ilk çağrı ile sağlık personelinin Kozinoğlu’na ulaşması arasında 29 dakika 36 saniyelik ölümcül bir uçurum oluştu.
Bu skandala; Kozinoğlu’nu taşıyan ilk ambulansın yolda köprü altında durdurulduğu , araçta doktor bulunmadığı gerekçesiyle yol kenarında ikinci bir ambulansın beklenip aktarma yapıldığı iddiaları ve resmi kayıtlar arasındaki saat tutarsızlıkları da eklenince, ortadaki tablo basit bir sağlık krizinden çok, üzerindeki sır perdesi hâlâ aralanmamış organizasyonel şüpheler zincirine dönüşüyor.
“Beni Öldürebilirler…”
Kozinoğlu'nun daha önce koğuş arkadaşına açıkça "Ato, F tipinin yurt dışındaki faaliyetlerini rapor ettim. Beni öldürebilirler" dediği aktarılıyor.
Bu, ölen kişinin ağzından ikinci elden gelen bir ifade; tek başına bir kanıt değil. Ama tehdidin kaynağını kendi ağzıyla tanımlamış bir adamın ölümünü doğrudan koğuş arkadaşına ve onun siyasi çevresine yüklemek de en az bu ifade kadar sorgulanmayı hak ediyor.
Zamanlama Tesadüf mü?
Kozinoğlu dosyasının birdenbire yeniden açılması ve bu iddiaların dolaşıma sokulması sıradan bir zamanlama tesadüfü gibi görünmüyor.
On dört yıl raflarda bekleyen bir dosya, tam bir siyasi kırılma anında masaya geri konmuşsa, "neden şimdi" sorusunu sormamak mümkün değil; bunu sormamak habercilik değil, olan biteni sorgusuzca kabul etmek olurdu.
Sıralı gelişmelere bakıldığında dikkat çekici bir dizilim var:
Elinde Kozinoğlu'nun bizzat teslim ettiği notlar bulunan Oğuzhan Uğur, AHBAP Derneği soruşturması kapsamında gözaltına alındı. Oğuzhan Uğur gözaltındayken, babası Hasan Atilla Uğur üzerinden 90'lı yıllar ve JİTEM söylemleri yeniden medyada köpürtülmeye başlandı. Üstelik Uğur, Kızıltepe JİTEM davasından yıllar önce beraat etmiş olmasına rağmen.
Son aşamada ise "Kozinoğlu'nu Hasan Atilla Uğur ve Doğu Perinçek öldürdü" iddiası piyasaya sürüldü.
Burada asıl gözden kaçırılan unsur şu:
Hasan Atilla Uğur, 1999 yılında İmralı'da terör örgütü PKK lideri Abdullah Öcalan'ı sorgulayan isim.
Bu sıralamayı tesadüf saymak zor; ama kesin bir bağlantı iddia etmek de bugün elimizdeki bilgiyle mümkün değil.
Yine de bunu sormadan geçmek, elde delil yokken bir iddiayı olduğu gibi kabul etmekten farksız olurdu. İkisi de gazetecilik açısından aynı derecede sakıncalıdır.
Çözüm Süreci Ayrıntısı
Bu bağlantı çoğu okurun gözünden kaçıyor ama açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Türkiye, Devlet Bahçeli'nin 2024 sonundaki çağrısıyla başlayan, Öcalan'ın PKK'ye fesih çağrısıyla devam eden ve TBMM'den geçen bir "çözüm süreci" yasasıyla somutlaşan bir dönemden geçiyor. Bu sürece devlet içinden ve toplumdan belirli bir destek var; ama özellikle ulusalcı-Kemalist ve TSK gelenekli çevrelerden gelen sert bir itiraz da var.
Uğur, bu itirazın sesli isimlerinden biri; geçmişte süreci "şehit anaları kan ağlıyor" sözleriyle eleştirdiği biliniyor.
Öcalan'ı ilk sorgulayan adamın, bugün de o mirasın devamı sayılan sürece en yüksek sesle itiraz eden isimlerden biri olması, tesadüften öte bir anlam taşıyor. Böyle bir adamı ağır bir cinayet suçlamasıyla itibarsızlaştırmak, tek bir kişiyi susturmanın çok ötesinde bir etki yaratır: sürece direnen bütün bir çizgiyi gözden düşürmenin en etkili yollarından biri haline gelir.
“Ulusalcılar Ulusalcılara Karşı Getiriliyor”
Türkiye'nin yakın tarihine bakıldığında dikkat çeken bir örüntü var: Ülke ne zaman yeni bir çözüm süreci ya da bölgesel dengelerin yeniden kurulduğu bir dönemeçten geçse, ulusalcı-Kemalist kadrolar bir biçimde hedefe konuyor.
Dün bu isimleri Ergenekon ve Balyoz kumpaslarıyla doğrudan cezaevine gönderen zihniyet, aynı kumpasların yargı kararlarıyla çöktüğü bugün, farklı bir yönteme yöneliyor gibi görünüyor: insanları doğrudan hapse atmak yerine, aynı çevrenin isimlerini birbirine düşürerek "ulusalcıyı ulusalcıya kırdırarak" güç kaybettirmek.
FETÖ'nün Orta Asya'daki yapılanmasını deşifre ettiği için hedef olduğu iddia edilen Kozinoğlu'nun şüpheli ölümü, bu okumaya göre bugün tam da FETÖ'nün geçmişte kumpas kurduğu başka isimlere -Hasan Atilla Uğur'a ve Doğu Perinçek'e- yıkılmak isteniyor olabilir.
Bunun ardında üç olası amaç sıralanabilir: FETÖ üzerindeki şüpheyi başka bir tarafa yönlendirmek; ulusalcı-Kemalist kamuoyunda güvensizlik yaratarak bu kesimi kendi içinde bölmek; ve olası yeni siyasi süreçlerde direnç gösterebilecek isimlerin itibarını kamuoyu nezdinde sıfırlamak.
Bunlar bugün için birer yorum ve ihtimaldir, kanıtlanmış bir plan değil ama örüntünün kendisi üzerinde durulmayı hak ediyor.
Bir Ölümden İki Suikast Çıkartmak
Bir insan öldüğünde, geride kalanların hakkı tek bir şeydir: gerçek.
Kozinoğlu'nun ailesi, arkadaşları, onu tanıyanlar on dört yıldır bu gerçeği bekliyor. Koğuşta son gecesinde koğuş arkadaşının başında sabaha kadar nöbet tutan, ölmeden önce tehdidi kimden gördüğünü kendi ağzıyla söylemiş olan bir adamın hikâyesi, bugün hâlâ yarım kalmış durumda.
Feth-i kabir kararı ve yeniden açılan soruşturma, belki de bu on dört yıllık sessizliği nihayet bozacak. Adli Tıp'ın yeni incelemesi somut bir müdahale bulgusuna ulaşırsa, o zaman herkes -biz de dahil- bu gerçeğin önünde eğilmeli ve konuşmayı o zemin üzerinden sürdürmelidir.
Ama bir insanın ölümü aydınlatılırken, bir başkasının hayatı, itibarı, ailesi de bir kalem darbesiyle harcanabilir hale geliyorsa, orada durup düşünmek gerekir.
Bir iddia, ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın, kaynağının zayıflığını değiştirmiyor; ama o tekrar, bir insanın adını sonsuza dek bir cinayetle yan yana yazmaya yetebiliyor. Tek bir video açıklamasını sorgusuzca aktarmak da, karşı tarafın "FETÖ öldürdü" tezini hiç sorgulamadan kabul etmek de aynı gazetecilik hatasının iki yüzü; ikisi de birer insanın hayatı üzerinden oynanıyor.
Bugün geriye kalan soru, bir gazete manşetinden ya da bir sosyal medya paylaşımından çok daha ağır: Bu topraklarda bir kez daha, gerçek arayışının kılıfına bürünmüş bir hesaplaşmaya mı tanıklık ediyoruz?
Kozinoğlu'nun hakkı, gerçeğin bulunmasıdır, kimin sırtına yıkılacağının önceden belirlenmesi değil.
Bu dosyada kim gerçekten adalet istiyor, kim eski bir yöntemi yeni bir isme karşı yeniden devreye sokuyor; bunun cevabını zamanla, sabırla ve delille arayacağız. Ama sorulması gereken sorular, bugünden, açıkça ortaya konmayı hak ediyor.
Not: Bu yazıda yer alan "Perinçek emri verdi, Uğur infaz etti" iddiası hiçbir yargı kararıyla doğrulanmamıştır ve isnat aşamasındadır; ilgili kişiler masumiyet karinesinden yararlanmaktadır. Kozinoğlu'nun ölüm nedenine ve FETÖ bağlantısına ilişkin iddialar da resmî olarak kanıtlanmış değildir ve dosya üzerindeki soruşturma sürmektedir.