Trump’tan güç gösterisi , Erdoğan’dan hukuk dersi
Trump New York'ta güç, Erdoğan ise kural konuştu. İki lider Hürmüz'de ve Körfez masasında buluştu.
Serdar Cebe ·

Serdar Cebe
BM Genel Kurulu'nun 81. oturumunun ilk günü, iki liderin dünyayı nasıl okuduğunu aynı gün, aynı salonda gösterdi. Önce Donald Trump çıktı kürsüye. Onun ardından Recep Tayyip Erdoğan. Arada bir saat bile yoktu. Ama iki konuşma arasındaki mesafe, Washington ile Ankara arasındaki mesafeden uzundu.
Trump: "Ben yaptım"
Beyaz Saray'ın konuşmaya koyduğu başlık, özeti tek cümleyle veriyor. Mesaj netti: Amerika'nın gücü ve kararlılığı geri döndü.
Konuşmanın merkezinde İran vardı. Trump, önünde büyük bir karar olduğunu söyledi. Seçenekler ya savaşı bitirecek bir anlaşma ya da İslam Cumhuriyeti'ni yok etmekti. Aynı konuşmada Tahran'a kapıyı da araladı. İran'dan Hürmüz Boğazı'nı tamamen açmasını ve müzakere masasına dönmesini istedi. Takvim de verdi: anlaşmanın ara seçimlerden önce değil, hemen sonra geleceğini düşünüyor.
Yapay zeka konusunda da çizgisi belliydi. ABD, yapay zekayı dizginlemeyecek, teşvik edecek. Hatta yapay zeka kaygısı taşıyanları iklim uyarılarını yapanlarla ve "Rusya aldatmacası" diyenlerle aynı kefeye koydu.
Erdoğan: "Kural bozuldu"
Erdoğan'ın konuşması ise bir dava dosyası gibiydi. Hedefte Güvenlik Konseyi vardı. 190'dan fazla ülkenin iradesinin beş daimi üyeye bağlı olmasını adaletsiz buldu. Daimi üyelik ve veto sisteminin kaldırılmasını istedi.
Gazze konuşmanın kalbiydi. Erdoğan Filistin'i henüz tanımayan ülkelere kararlarını gözden geçirme çağrısı yaptı. Salondaki tepki de sert oldu: İsrail heyeti konuşma sırasında salonu terk etti.
Yapay zekada Trump'ın tam karşısında durdu. Uluslararası bir hukuki çerçeve ve BM Uluslararası Yapay Zeka Sözleşmesi için çalışmaların hızlanmasını istedi.
Ters düştükleri yerler
İlk kırılma BM'nin kendisinde. Trump kurumu yetersiz buluyor ve tek başına hareket etmeyi savunuyor. Erdoğan da kurumu eleştiriyor ama çözümü dışarıda değil, reformda arıyor. Guterres'e teşekkür ediyor, BM80 reform girişimine destek veriyor.
İkinci kırılma güç kullanımı. Trump "yok ederim" diyor. Erdoğan ise çatışmayı bölgeye yaymanın kimseye faydası olmadığının altını çiziyor.
Üçüncüsü İsrail. Erdoğan dünyayı İsrail'e baskıya çağırırken, Trump Gazze'yi kendi "çözdüğü" savaşlar listesine ekliyor. CNN'in doğrulamasına göre sekiz savaşı bitirdiği iddiası yanlış ve Gazze de o listede.
Dördüncüsü yapay zeka. Biri serbest piyasa, diğeri küresel sözleşme istiyor.
Bir de dikkat çeken bir sessizlik var. Trump'ın İran'ı izole etme çağrısının ardından kürsüye çıkan Erdoğan, Ortadoğu'yu anlatırken İran'ın adını hiç anmadı. Bu, Ankara'nın arabulucu kimliğini koruma tercihi olarak okunabilir.
Anlaştıkları yerler
Ayrılıklar kürsüde, buluşmalar ise masada yaşandı. Hürmüz iki konuşmanın ortak paydası. Trump boğazın açılmasını istiyor. Erdoğan da seyrüsefer serbestisinin korunması gerektiğini söylüyor.
İran'da anlaşma arayışı da ortak. Konuşmaların ardından iki lider aynı masadaydı. Trump, Erdoğan ve Körfez İşbirliği Konseyi liderleri BM binasında İran gündemiyle toplandı. Trump orada anlaşma için oldukça büyük bir ivme olduğunu söyledi. Erdoğan'ın mesajı da benzerdi: Körfez'deki sıkıntıları bir an önce aşmak için çalışıyorlar.
Ukrayna'da da iki lider savaşın bitmesini istiyor. Erdoğan Ukrayna'nın egemenliği ve toprak bütünlüğü korunarak bir barış arıyor. Ekonomide de ortak dil var. Erdoğan ticaret hacminin artırılması mesajı verdi ve ABD'li yatırımcıları Türkiye'ye davet etti.
Asıl mesaj
Trump dünyaya kuralsız bir güç anlatıyor, Erdoğan ise güçsüz kalmış kuralları. Ama iki lider de aynı şeye ihtiyaç duyuyor: Körfez'de bir anlaşmaya. Washington'ın tehdide, Ankara'nın ise kanala ihtiyacı var. New York'ta kürsüde ayrı düşen iki lider, masada aynı hesabı yapıyor.
Belirleyici tarih 3 Kasım. Trump'ın takvimi doğruysa, Hürmüz'deki düğüm ara seçimlerden sonra çözülecek. O masada Ankara'nın sandalyesi olup olmayacağı ise bu haftanın asıl sorusu.
Dışarıda adalet, içeride soru işareti
Erdoğan'ın New York'taki konuşmasının omurgası adaletti. Beş daimi üyenin 190'dan fazla ülkenin kaderine hükmettiği bir düzeni adaletsiz buldu. Kurallara dayalı bir sistem istedi. Hukuku tanımayanlara hesap sorulmasını istedi. Ancak bu cümleler Ankara'dan dinlendiğinde başka bir yankı buluyor.
Türkiye bu kürsüye iç siyasetin en sarsıcı yılıyla geldi. 21 Mayıs 2026'da Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, kurultayda usulsüzlük iddiasıyla ana muhalefet lideri Özgür Özel'in genel başkanlığını "mutlak butlan" kararıyla düşürdü. Üç gün sonra CHP Genel Merkezi polis eşliğinde Kemal Kılıçdaroğlu'na devredildi. Özel ve destekçileri kararı tanımadı. Meclis grubunu partinin fiili merkezi ilan etti. Bugün muhalefetin bir kısmı, İmamoğlu da dahil, yeni bir partide.
Hükümet cephesinin tezi ise net: kararı yargı verdi, siyaset değil. MHP lideri Devlet Bahçeli, yargı kararına göre Kılıçdaroğlu'nun genel başkan olduğunu söyledi ve CHP'de "arınma" süreci çağrısı yaptı. Muhalefete göre ise asıl amaç iktidar değişimi umudunu zayıflatmak.
Kürsüde konuşulmayan bir isim daha var: Ekrem İmamoğlu. Cumhurbaşkanlığı yarışında Erdoğan'ın en güçlü rakibi olarak görülen İmamoğlu, Mart 2025'ten beri Silivri'de. Hükümete göre yargı bağımsız hareket ediyor. İmamoğlu ise 19 Mart'tan bu yana 15 ceza davasıyla karşılaştığını, duruşmalarında 23 hakimin değiştirildiğini söylüyor. Erdoğan New York'ta konuşurken, İmamoğlu Marmara Cezaevi'ndeki salonda "makam aracı" davasının ilk duruşmasındaydı.
Basın özgürlüğü tablosu
Bir gazeteci için en somut gösterge ise basın. Sınır Tanımayan Gazeteciler'in 2026 endeksinde Türkiye 180 ülke arasında 163'üncü sıraya geriledi. Bir önceki yıl 159'uncuydu. Türkiye artık Venezuela ve Küba'nın da gerisinde. RSF'ye göre ulusal medyanın yaklaşık yüzde 90'ı doğrudan ya da dolaylı olarak hükümet kontrolünde. Gazetecilere yönelik baskıda artık yalnızca terör yasaları değil, "dezenformasyon" ve "cumhurbaşkanına hakaret" suçlamaları da kullanılıyor.
Konuşma nereye oturuyor?
Burada iki gerçek aynı anda doğru. Birincisi: Erdoğan'ın dış politika söylemi Türkiye'de geniş bir tabanda karşılık buluyor. Gazze'ye, Filistin'e ve BM reformuna dair sözler, iktidar-muhalefet ayrımını aşan bir ortak zemin. İkincisi: "190'ın beşe esir olduğu" düzeni eleştiren bir lider, içeride denge ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı eleştirisiyle karşı karşıya.
Batılı başkentler bu çelişkiyi görüyor ama dile getirmiyor. Hürmüz'de arabulucu, NATO'da müttefik, Körfez masasında sandalye sahibi bir Türkiye, Washington için içerideki tablodan daha öncelikli. Trump'ın dünyasında bu zaten bir soru bile değil. Onun kürsüsünde demokrasi değil, güç konuşuldu.
Sonuçta Erdoğan'ın BM konuşması dış politikada ahlaki bir iddia ortaya koydu. Bu iddianın uluslararası kamuoyundaki inandırıcılığı ise büyük ölçüde içeride ne olacağına bağlı. 29 Eylül'de İmamoğlu'nun casusluk davası yeniden görülecek. Kürsüdeki "adalet" vurgusunun iç siyasetteki karşılığı, önümüzdeki haftalarda bu salonlarda sınanacak.