Trump İran’ın petrolüne ve uranyumuna mı göz dikti?
Trump'ın İran politikası: Askeri baskı ve stratejik varlıklara el koyma. Harg Adası ve uranyum savaşın yeni merkezi. Uluslararası hukuk tartışmaları.
Cuneyd Erdogan ·

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın İran'a yönelik son açıklamaları, geleneksel caydırıcılık söyleminin ötesine geçerek uluslararası alanda geniş yankı uyandırdı. Financial Times'a verdiği röportajda Trump, İran'dan "petrol almak" istediğini dile getirerek, özellikle İran'ın ana petrol ihracat terminali olan Harg Adası'nın ele geçirilmesi ihtimalini gündeme getirdi.
Aynı dönemde ABD basınında yer alan haberlere göre, Trump yönetimi İran'da bulunan yaklaşık 1.000 pound (yaklaşık 453 kg) zenginleştirilmiş uranyumun ülke dışına çıkarılması için askeri seçenekleri de masada tutuyor. Bu durum, Washington'ın sadece İran'ı askeri olarak hedef almakla kalmayıp, ülkenin en stratejik iki varlığına fiilen el koymayı da düşündüğü yorumlarına yol açtı. Bu gelişmeler ışığında, tartışmalar artık sadece olası bir savaşın seyrinden ziyade, Trump'ın gerçekten İran'ın petrolünü ve nükleer kapasitesini doğrudan kontrol altına almayı hedefleyip hedeflemediği veya bu söylemin daha büyük bir pazarlık stratejisinin parçası olup olmadığı üzerine yoğunlaşıyor.
İran, sadece bölgesel bir güç olmakla kalmayıp, aynı zamanda devasa enerji rezervlerine sahip olması nedeniyle kritik bir öneme sahip. ABD Enerji Enformasyon İdaresi verilerine göre, İran 2023 itibarıyla dünyanın en büyük üçüncü kanıtlanmış petrol rezervine sahip ülkesi konumunda. Daha güncel piyasa analizleri ise bu rezervin 2024 sonu itibarıyla yaklaşık 208-209 milyar varil seviyesinde olduğunu gösteriyor. Bu rezerv büyüklüğü, küresel toplamın yaklaşık yüzde 12'sini, Orta Doğu toplamının ise yaklaşık dörtte birini oluşturuyor.
Petrol fiyatlarının savaş nedeniyle keskin bir yükseliş gösterdiği bu dönemde, İran'ın bu rezervlerinin teorik piyasa değeri daha da dikkat çekici hale geliyor. AP'ye göre, Brent petrol fiyatı hafta sonunda varil başına 116 doların üzerine çıktı. Bu fiyattan yapılan kaba bir hesaplamayla, İran'ın yaklaşık 208.6 milyar varillik rezervinin brüt teorik değeri yaklaşık 24 trilyon dolara ulaşıyor. Bu rakam, yer altındaki tüm rezervin kısa vadede çıkarılıp nakde çevrilebileceği anlamına gelmese de, Trump'ın "petrolü almak" ifadesinin ne denli büyük bir ekonomik güce işaret ettiğini gözler önüne seriyor.
Meselenin sadece toplam rezervle sınırlı olmadığı da biliniyor. Harg Adası, İran'ın petrol ihracat altyapısının kilit noktası olarak öne çıkıyor. Son dönemdeki haber ve piyasa analizlerine göre, İran'ın ham petrol ihracatının yaklaşık yüzde 90'ı bu ada üzerinden işleniyor veya sevk ediliyor. Bu nedenle, Harg Adası'na yönelik olası bir askeri müdahale, İran ekonomisine doğrudan bir darbe anlamına gelecektir.
Uranyum meselesi ise ekonomik değerden ziyade stratejik değeri nedeniyle daha da hassas bir konu olarak ele alınıyor. Wall Street Journal'a göre, Trump, İran'daki yaklaşık 1.000 pound zenginleştirilmiş uranyumun çıkarılması için askeri bir operasyon seçeneğini değerlendiriyor. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) verilerine dayanan güncel haberler ise İran'ın elinde 400 kilonun üzerinde, bazı kaynaklara göre 440.9 kilogram seviyesinde yüzde 60 zenginleştirilmiş uranyum bulunduğunu gösteriyor. Bu stok henüz silah seviyesine ulaşmış olmasa da, uzman çevrelerde, daha ileri zenginleştirme halinde birden fazla nükleer silah için yeterli malzemeye dönüşebilecek bir eşik olarak kabul ediliyor.
Bu uranyumun "piyasa değeri" petrol gibi hesaplanamıyor. Uranyum fiyat göstergeleri doğal uranyum veya U3O8 piyasasına dayanırken, yüzde 60 zenginleştirilmiş malzeme standart bir emtia gibi işlem görmüyor. Mart 2026 sonunda uranyum fiyatı yaklaşık pound başına 84 dolar seviyesindeydi. Bu çıplak emtia fiyatı baz alındığında 1.000 poundluk bir stoğun ticari karşılığı çok sınırlı görünse de, asıl değer malzemenin ticari fiyatı değil, silahlanma eşiğine yakın nükleer kapasiteyi temsil etmesidir. Dolayısıyla Trump'ın uranyuma olan ilgisi ekonomik kazançtan ziyade stratejik kontrolle ilişkilendiriliyor.
Trump'ın gerçek hedefinin ne olabileceği konusunda iki ana görüş bulunuyor. Birincisi, Trump'ın İran'ın petrol altyapısını ve nükleer materyalini hedef alan son derece sert bir baskı politikası izlediği yönünde. İkincisi ve daha karmaşık olanı ise, Washington'ın bu durumu "kaynak gaspı" olarak değil, "İran'ın nükleer silah yolunu kapatma" ve "savaşı bitirme" çabası olarak sunmaya çalıştığıdır. Wall Street Journal'a göre, Trump, uranyumun askeri yolla alınmasındansa İran'ın bunu bir barış anlaşmasının parçası olarak teslim etmesini tercih edebileceği mesajını da veriyor. Washington Post'un aktardığı 15 maddelik çerçevede de İran'ın tüm zenginleştirilmiş uranyumu bırakması, zenginleştirmeyi durdurması ve bazı bölgesel faaliyetlerini sınırlaması savaşın bitiş şartları arasında yer alıyor.
Bu durum, Trump'ın söyleminin "petrolü alırım" gibi çıplak ve saldırgan görünse de, Beyaz Saray ve Pentagon'un bunu diplomatik pazarlıkta maksimum baskı kurmak için kullanabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Yani asıl hedef doğrudan petrolü işletmek değil, İran'ı ekonomik ve stratejik olarak zayıflatıp masada teslim olmaya zorlamak olabilir. Ancak, "petrolü alma" söylemi, ABD'nin resmi güvenlik argümanının çok ötesine geçen bir ifade olarak yorumlanıyor. Bu nedenle dünya kamuoyunda bu sözler, güvenlik gerekçesinden çok ganimet veya zorla kaynak kontrolü çağrışımı yapıyor.
Trump yönetiminden gelen daha "kurumsal" açıklamalar ise bu sert çizgiyi yumuşatmaya çalışıyor. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD'nin ana hedeflerine kara birlikleri olmadan da ulaşabileceğini belirtti. Savunma Bakanı Pete Hegseth ise İran'ın nükleer kapasitesinden gönüllü olarak vazgeçmesini umduğunu, ancak ABD'nin "bir dizi seçeneği" bulunduğunu ifade etti. Bu durum, Trump'ın ham söylemi ile yönetimin hukuki-siyasi savunusu arasında bilinçli bir iş bölümü olduğu izlenimini veriyor.
İran cephesinde ise ana karşı anlatı değişmedi. Tahran uzun süredir nükleer programının barışçıl olduğunu savunuyor. Son haftalardaki haberlerde de İran, ABD'nin olası kara operasyonunu "işgal" olarak tanımlıyor ve bunun bölgesel savaşı daha da tırmandıracağını belirtiyor. İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf da olası bir Amerikan kara müdahalesine karşı sert misilleme tehdidinde bulundu. Başka bir deyişle, Washington'ın "nükleer güvenlik" diye sunduğu şey, Tahran tarafından "egemenliğe yönelik saldırı" olarak görülüyor.
Böyle bir açıklama ve olası eylemin hukuki anlamı da tartışma konusu. Birleşmiş Milletler Şartı'nın 2(4). maddesi, devletlerin başka bir devletin toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığına karşı güç tehdidinde bulunmasını veya güç kullanmasını yasaklıyor. Dolayısıyla "başka bir ülkenin petrolünü almak" veya stratejik bir adasını ele geçirmek yönündeki açık söylem, uluslararası hukuk açısından ciddi şekilde sorunlu görünüyor. Bu, özellikle açık bir meşru müdafaa zemini veya BM Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi yoksa, saldırı tehdidi olarak