Kathimerini iddiası: Türkiye, Orta Doğu'da Pakistan-Katar ittifakını kurmaya çalışıyor
Türkiye'nin, yeni bir bölgesel savunma çerçevesinin kapsamını genişletme girişimleri kapsamında Pakistan'ın Orta Doğu ve Basra Körfezi'ndeki güvenlik…
Atlas Newsdesk ·

Mekke Anlaşması, 3 ülkeyi kapsayan savunma düzenine Katar'ı ekleme arayışıyla bölgesel güvenlik gündemine döndü.
Atina'daki üst düzey kaynakların aktardığına göre Ankara, Pakistan'ın Orta Doğu ve Basra Körfezi güvenliğindeki rolünü genişletmek için yeni bir diplomatik hat yürütüyor. Bu anlatıma göre hedef, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında kurulan çerçevenin Doha ile ayrı bir savunma işbirliği üzerinden genişlemesi.
Kaynaklar, Türkiye'nin Pakistan ile Katar arasında savunma işbirliği anlaşması için arabuluculuk yaptığını belirtiyor. Böyle bir metnin imzalanması, Doha'nın ilk aşamada tam katılım yerine kademeli yakınlaşmayı tercih ettiğine işaret edebilir.
Doha dosyası masada
Katar'ın olası rolü, Körfez güvenliğinde askeri taahhütlerin nasıl bölüşüleceği sorusunu öne çıkarıyor. Doha'nın anlaşmaya doğrudan dahil olması yerine Pakistan ile ayrı bir kanal açması, siyasi maliyeti daha düşük bir geçiş formülü olarak görülüyor.
Bu formül Ankara açısından iki sonuç üretebilir. Türkiye, Körfez'deki savunma diplomasisinde arabulucu konumunu güçlendirirken Pakistan'ın bölgesel güvenlik dosyalarında daha görünür bir aktör olmasını desteklemiş olur.
Suudi Arabistan bakımından denklem daha sınırlı ve daha pratik. Riyad, halihazırda Pakistan ile güvenlik anlaşmasına sahip ve ülkede Pakistan askerlerinin konuşlandığı belirtiliyor; buna karşın bu düzenlemenin sahadaki etkisine ilişkin somut sonuçlar kaynak anlatımında ortaya konmuyor.
Riyad hattının sınavı
Pakistan'ın Suudi güvenliğine katkısı, Yemen ve Kızıldeniz bağlantılı risklerin arttığı bir dönemde izleniyor. Aynı kaynak anlatımında Husilerin Bab el-Mandeb Boğazı'nın kuzeyinde, Yemen'in batısındaki bir kentin kontrolünü ele geçirmesi, mevcut savunma düzeninin caydırıcılığını sınayan bir gelişme olarak sunuluyor.
Bu tür gelişmeler, ittifak metinleri ile fiili askeri kapasite arasındaki farkı görünür kılıyor. Bir savunma çerçevesinin etkisi, yalnızca imza sayısıyla değil, kriz anında istihbarat paylaşımı, konuşlanma hızı ve angajman kurallarıyla ölçülür.
Bab el-Mandeb ve Kızıldeniz hattı, enerji sevkiyatı ve ticari taşımacılık açısından bölgesel güvenlik tartışmalarının merkezinde yer alıyor. Bu nedenle Körfez'deki savunma pazarlıkları yalnızca askeri planlama değil, sigorta maliyetleri, rota tercihleri ve liman güvenliği üzerinden ekonomik sonuçlar da doğurabilir.
Kahire'nin çekingenliği belirleyici oldu
Mekke Anlaşması ilk gündeme geldiğinde çerçevenin Doğu Akdeniz ve Kızıldeniz güvenliğini kapsayacak biçimde Mısır'ı da içermesi planlanmıştı. Ancak Kahire'nin mesafeli tutumu ve bölgesel denge hesapları nedeniyle süreç Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 3 taraflı bir formatta şekillendi.
Kaynakların değerlendirmesine göre Mısır'ın dışarıda kalmasında Riyad'ın Kahire'ye dönük güven hesabı da etkili oldu. Bu iddia tek taraflı diplomatik anlatıma dayandığı için, Mısır ve Suudi Arabistan'ın resmi tutumu olmadan kesin bir neden-sonuç ilişkisi olarak okunmamalı.
Atina açısından dosyanın önemi, Türkiye'nin mevcut jeopolitik boşlukları askeri ve diplomatik etki alanına çevirmeye çalışması. Yunanistan'ın bu süreci yakından izlemesi, Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları, savunma ortaklıkları ve Körfez sermayesiyle kurulan ilişkiler nedeniyle Ankara'nın hamlelerini doğrudan güvenlik hesabına dahil etmesinden kaynaklanıyor.
Bölgesel düzen için üç olasılık
Eğer Katar ile Pakistan arasında ayrı bir savunma anlaşması imzalanırsa, Türkiye'nin arabulucu rolü daha kurumsal bir zemine taşınır. Bu yol, küresel ölçekte Kızıldeniz ve Körfez güvenliği algısını destekleyebilir; savunma sanayisi ve lojistik şirketleri için de ortak tatbikat, eğitim ve tedarik kanallarını genişletebilir.
Eğer Doha temkinli kalır ve anlaşma gecikirse, Mekke Anlaşması 3 ülke arasında sınırlı bir güvenlik formatı olarak kalır. Bu senaryoda Türkiye'nin diplomatik kazancı daha yavaş ilerler, Pakistan'ın Körfez'deki rolü sembolik kalabilir ve bölgesel savunma sektörü açısından yeni sipariş ya da entegrasyon beklentileri ertelenir.
Eğer Yemen ve Kızıldeniz kaynaklı gerilim artarsa, mevcut çerçevenin etkinliği daha sert biçimde test edilir. Böyle bir durumda küresel ticaret maliyetleri güvenlik riskleri üzerinden baskı görebilir, Ankara daha görünür koordinasyon rolü arayabilir ve Körfez'deki savunma mimarisi fiili kapasite üretmediği ölçüde siyasi eleştiriye açık hale gelir.